Hapishanede hayata ve ölüme dair
Hapishane hapiste olanı zaten öldürüyor. Murat Çalık Başkanımız gibi sadece bedenen yaşanan eziyeti kastetmiyorum. Hapishane herkesi bir parça öldürüyor.
∗∗∗
Diğer cezaevlerini bilmiyorum ama benim kaldığım F tipinde hücreniz dışında, infaz koruma memurları, ziyarete gelen avukatlar ve milletvekilleri ile avludan görünen bir avuç gökyüzü dışında, kimseyi, hiçbir şeyi görmüyor, duyamıyorsunuz. Hayatla kurduğunuz bağ sadece bu saydıklarımla sınırlı. Yani ağaçlar, çiçekler, kuşlar, köpekler, deniz, onun sesi, şehrin ışıkları, sesleri, dostlar, dost sohbetleri gibi hiçbir şey yok. Yani hayatınızda eksilenler ve mahrum kaldıklarınız nedeniyle adeta bir bölümünüz yok oluyor.
Sevdikleriniz, sanki gökyüzüne yükselmişsiniz gibi, göremeseler de varlığınızı hissediyor, bir gün tekrar hayata döneceğiniz günü bekliyor. Siz de adeta yukardan olup biteni izliyorsunuz.
Hapiste kiminin yüzde 10’u kiminin yüzde 60’ı ölüyor. Bana sorarsanız benim yüzde 15’im öldü sanıyorum. Ama şimdi bu alegorinin iyi tarafına geliyorum.
Sanıyorum ünlü fizikçi Lavoisier idi; “Hiçbir şey vardan yok, yoktan var olmaz” diyordu. Benim öldüğünü söylediğim yüzde 15’lik kısım, aslında başka bir biçimde, başka bir fonksiyonu yerine getiriyor. Adeta bir doğum sancısı çekerek, hem gerideki yüzde 85’i hem yeniden doğum sonrası başlayacak hayatın çok daha canlı, çok daha güçlü, çok daha mutlu olmasını sağlayacak ders, deneyim ve ustalık biriktiriyor.
Bunun nasıl mümkün olabildiğini, içerisi ile dışarısı arasındaki bağın nasıl bir bağ olduğunu Dr. Feyza Bayraktar yazmış. Kendisi bir hapishane tecrübesi yaşadı mı bilmiyorum ama yaşamış kadar hakiki anlatmış. Sözü biraz ona bırakıyorum.
∗∗∗
“Taş duvarlar ve demir parmaklıklar, ilk bakışta yalnızca sessizliği temsil eder. Ama insan ruhu devreye girdiğinde, hapishane bir mezar değil, bazen bir laboratuvar, bazen de bir sahneye dönüşür. Dört duvar arasındaki umut ile umutsuzluk sürekli bir çatışma yaşar. Hücresinde yalnız başına oturan bir insan, moralini korumaya çalışırken yalnız kendi varlığı için değil, toplumun belleği için de savaşır.
Zincir, insanı durdurmaz, yasak ilgiyi yok etmez. Haksız yere tutuklananlar görünürde susturulur ama gerçekte yasaklanan ya da susturulan bir ses ironik biçimde ne kadar bastırılırsa o kadar çok yankı bulur. Çünkü insan zihni, bir şeyden, bir kişiden mahrum bırakıldığında ona daha çok yönelir. Bir bilgiye erişim engellendiğinde o bilgiye duyulan ilgi ve arzu artar.
Yasak ilgiyi azaltmak yerine arttırır, dışardakiler, dinleyerek, izleyerek sessiz bir dayanışma sergiler. Baskı altındaki toplumlar görünürde itaat ederken, kendi aralarında, sessiz, dolaylı ve sembolik yollarla bir direniş geliştirir. Bu açık bir isyan değil, sessiz bir varoluş ve direniş biçimidir. Dört duvarın içindeki moral, dışardakiler için bir pusulaya dönüşür.
Hapishaneler, sadece mahkûmun değil, toplumun da sınavıdır. Hücrede moralini koruyan biri, yalnız kendi ruhunu değil, susturulmuş bir toplumun ruhunu da ayakta tutar.
Sonuç olarak hakikat zincire vurulamaz. Susturulan sesler er ya da geç susturmaya çalışılanlardan daha yüksek duyulur. Dört duvarın içi sesleri boğmak yerine yankıyı büyütür.”
∗∗∗
Hapishaneye düşen insanın ilk kaybı özgürlüğü değildir. Asıl büyük kaybı, zamanın akışına dair kontrolüdür. Zincirler kapılardan çok, zamanın akışını yavaşlatır. Ama insan zihni en ağır zincirlerden bile kendini kurtarabilecek bir yeteneğe sahiptir.
Bu yetenekleri, hayal gücü, aklını kullanma kapasitesi ve hafızasından beslenir. Sonuçta hepsinin birlikte yöneldiği hedef, hücreyi bir mezar olmaktan çıkarıp bir buluşma alanına dönüştürür.
Nietzsche’nin dediği gibi “Bir nedeni olan insan, her ‘nasıl’a katlanır.”
NOT: Dayanışma-kooperatifi savunduğum için şu an F tipi hücredeyim ve dayanışma-kooperatif modeliyle var olan BirGün aracılığıyla sesim, nefesim sizlere ulaşıyor… İnsana, insanlığa, umuda; bin selam!
*İzmir 1 No’lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu